22 Ekim 2008 Çarşamba

Aşkın Peşinde

Aşkın Peşinde - Elegy (2008)
Y: Isabel Coixet O: Ben Kingsley, Penélope Cruz

Orta yaşlı üniversite profesörlerinin yirmili yaşlarını sürmekte olan kız öğrencileriyle yaşadıkları tutkulu gönül ilişkileri, hiç şüphesiz ki sinema camiası tarafından sık sık dile getiriliyor. Jerry Lewis’in başrolünde yer aldığı ilk “Nutty Professor”dan, Woody Allen imzalı “Husbands and Wives”a kadar farklı türden birçok filmde karşımıza çıkan bu tema, Isabel Coixet’in son filmi “Aşkın Peşinde”de de tekrarlanıyor. Uzaktan bakıldığında alışıldık konusu ve bilindik çatışmalarıyla oldukça sıradan bir film izlenimi uyandıran “Aşkın Peşinde,” Isabel Coixet’in öykü anlatma kabiliyeti sayesinde son derece özgün ve taze bir yapıma dönüşüyor.

Birçok sahnesinde, zaman kavramının elle tutulur varlığını hatırlatan “Aşkın Peşinde”nin yer yer Julian Schnabel’in “Kelebek ve Dalgıç” filmini andırdığını söyleyebiliriz. Aslına bakarsanız bu benzerlik o kadar da rastlantısal değil. Çünkü Isabel Coixet de filminde, tıpkı Schnabel gibi, bir kaybolan değerleri yeniden keşfetme hikayesi anlatıyor aslında. Coixet’in yaşlanmanın anlamını, bakmakla görmek arasındaki ince ayrımı ve yaşlı bir adamın gözünden gençliğin nasıl tanımlandığını oldukça etkileyici bir biçimde irdelediği film, özellikle kamera ve ışık kullanımıyla takdir topluyor.



Isabel Coixet, filmin açılış sahnesinden itibaren doğru kamera açısının doğru ışıkla yarattığı muhteşem kombinasyon sayesinde başrolde yer alan Ben Kingsley’nin tüm yüz ve boyun çizgilerini gözler önüne sermekte. Böylelikle, Kingsley tarafından canlandırılan David Kepesh karakterinin zaman kavramıyla, yaşlanma süreciyle ve gençlik hayranlığıyla ilgili tüm takıntılarını Kingsley’nin bedeninde yansıtmayı başaran Coixet, aynı tekniği Penélope Cruz üzerinde de uygulamakta.

Bu şekilde, David Kepesh’in fiziksel görünüşüne ve daha da önemlisi gençliğine tutkun olduğu Consuela Castillo, Coixet’in kamerasında tüm çizgileri filtrelenmiş, gerçekdışı bir güzellik olarak sunulmakta. Penélope Cruz’un eski moda saç kesimi, resmi kıyafetleri ve yüzüne Sophia Loren siması kazandıran makyajıyla canlandırdığı karakterin plastik duruşunu başarıyla sırtladığı filmde, Consuela Kepesh’in de sık sık dile getirdiği gibi bir ‘sanat eseri’ne dönüştürülmekte.

Diğer yandan, uzun bir süre boyunca zamanın üzerine etki etmediği bir karakter olarak sunulan Consuela’nın, filmin sonlarına doğru ‘bakılmaktan’ öte ‘görülen’ bir nesneye dönüşmesiyle Isabel Coixet’in anlatım tekniklerinin de bir anda değiştiğini özellikle belirtmek gerek. Penélope Cruz’un tüm yüz hatlarını, göz çizgilerini ve olağan ten rengini görünür kılan Coixet, böylelikle daha önce hiç karşılaşmadığımız bir Penélope Cruz’la tanışmamıza olanak tanıyor. Bu sunumla beraber, son derece duygusal ve etkileyici bir atmosfer yaratmayı başaran yönetmen, seyredenlerin kalplerini fethetmeyi başarıyor.

Diğer yandan, Isabel Coixet kendine has anlatım teknikleriyle karakterlerin içsel çatışmalarını ve değişken ruh hallerini başarıyla dile getiriyor olsa da Philip Roth’un “The Dying Animal” romanından beyazperdeye uyarlanan filmin senaryosunun, kimi noktalarda yetersiz kaldığını da üzülerek itiraf etmek gerek. Philip Roth imzalı David Kepesh serisinin sonuncu kitabı olan “The Dying Animal,” belli ki Kepesh karakteri üzerine üretilmiş hali hazırda var olan bir malzemenin üzerine kat çıkıyor.



Filmin gidişatının David Kepesh’in iç çatışmalarını derinleştiren ve karakterin bağlanma korkusunu anlamlandıran bu malzemeleri içermemesi ise büyük bir eksiklik hissi yaratıyor. Özellikle Kepesh’in oğlu Kenny ve yakın dostu George ile yaşadığı gelgitleri gözler önüne seren yan öykülerin gücünü azaltan bu durum, bir anlamda Kepesh karakterini de eksik ve yüzeysel bir simaya büründürüyor.

Belki de “Aşkın Peşinde”nin 58. Berlin Film Festivali’nde aday olduğu Altın Ayı’yı José Padilha’nın “Tropa de Elite” filmine kaptırmasının altında da bu eksiklik yatıyor. Isabel Coixet’in, başarılı performansı “Aşkın Peşinde”ye kendine has bir derinlik ve anlam katsa da filmin senaryosunda var olan aksaklıklar gidişatın sürükleyiciliğine belli bir oranda ket vuruyor. Ancak bütün bu aksaklıkları bir kenara bırakırsak, “Aşkın Peşinde,” oyuncu kadrosunda yer alan Ben Kingsley, Penélope Cruz, Dennis Hopper ve Patricia Clarkson gibi oyuncuların cesur performansları ve Isabel Coixet’in etkileyici yönetimiyle şekillenen oldukça başarılı bir film. Sadece Penélope Cruz ve Ben Kingsley arasında var olan çarpıcı uyum için dahi izlenmeye değer.

Tropik Fırtına

Tropik Fırtına - Tropic Thunder (2008)
Y: Ben Stiller O: Ben Stiller, Robert Downey Jr.

Politik Doğruluk (Political Correctness): Cinsiyet, ırk, kültür, sakatlık, yaş ve diğer kişilik özelliklerinin olabildiğince az gücenmesini amaçlayan dil, fikir, kural ve davranışlar.

Politik Yanlışlık (Political Incorrectness): Politik doğruluğun tersi (Bunu anlamamak için geri zekalı olmak lazım).

Amerikan kültüründe 90'lı yılların başında popülerleşen politik doğruluk terimi kadar sıklıkla kullanılan bir terim varsa, o da politik yanlışlıktır. Yukarıda bahsettiğim kategorilere hepimiz öyle ya da böyle sahibiz. Fakat o kategorilere yapılan herhangi bir şaka şu günlerde aynı sepete konulup aşağılayıcı olarak algılanıyor. Bazı yıldızların veya politikacıların bariz ırkçı, seksist veya homofobik saldırıları ön plana çıkmalı tabii ki, fakat konu komediye geldiğinde bu konuda bir sınır çekilmesi lazım bence.

Bu konuda hemen aklıma geçenlerde vefat eden efsanevi komedyen/filozof George Carlin’in bir şakası geliyor: “Her konu komik olabilir. Önemli olan içerik. Tecavüz bile komik olabilir. İşte kanıtı: Bugs Bunny’nin Mickey Mouse’a tecavüz ettiğini hayal edin.” Seinfeld’den Michael Richards’ın sahnede defalarca seyircisine zenci diyerek bağırması veya tutucu politik “yazar” Ann Coulter’ın geçen senenin demokrat başkan adayı John Edwards’dan bahsederken eşcinsellere karşı kullanılan aşağılayıcı bir küfür kullanması hoşgörüsüz, ayıplanması gereken hakaretler.



Fakat iş komediye geldiğinde giderek daha gri bir alana dalıyoruz. Son bir kaç yılda Borat’tan South Park’a bir sürü politik yanlış komedi ya çoğunluğu tutucu cumhuriyetçiliğe kaçan ahlak grupları, ya da spesifik gruplar tarafından protesto edildi, yasaklanması istendi. Bu aşırı hassasiyetten payını alan son ürün ise Ben Stiller’ın muazzam anti-Hollywood parodisi Tropik Fırtına.

Hikaye, Müfreze veya Kıyamet tarzı ağır bir Vietnam filmi çeken üç film yıldızı ve bir rapçi’nin etrafında dönüyor: Tugg Speedman (Ben Stiller), Hollywood tarafından ciddiye alınmaya çalışan bir aksiyon starıdır. Kirk Lazaruz (Robert Downey Jr), filmdeki siyah asker rolü için renk değişim ameliyatı olmuş bol Oscar’lı “saygıdeğer” beyaz bir aktördür. Jeff Portnoy, eroin bağımlısı bir komedyendir ve Alpa Chino (ismi hızlı okuyun), oyunculuğa adım atmaya uğraşan bir rapçidir.

Vietnam ormanlarında geçen çekim sırasında yıldızların şımarıklığından bıkan yönetmen Damien Cockburn (Adamım Steve Coogan), filmin uyarladığı kitabın yazarı Vietnam gazisi Four Leaf Tayback’in (Nick Nolte) nasihatiyle yıldızları ormanın ortasında bırakır. Amacı, ormanın etrafına yerleştirdiği kameralarla filmi sinema-verite tarzı çekmektir. Fakat ormanda saklanan uyuşturucu satıcıları yıldızları gerçek askerlerle karıştırınca pandemonyum başlar.

Tropik Fırtına üzerine düzenlenen protestoların büyük bir kısmı Tugg Speedman’ın Oscar kazanmak amacıyla Vietnam filminden önce “çektiği” film içinde film Simple Jack üzerine odaklanıyor. Simple Jack’te Stiller, Tugg Speedman aracılığıyla akıl geriliğinden yakınan bir çocuğu inanılmaz derecede basit ve aşağılayıcı bir oyunculukla canlandırıyor. Bu aşağılayıcı betimleme tabii ki akıl geriliğinden yakınan insanları koruyan bir sürü grup tarafından protesto edildi. Fakat daha önce bahsettiğim gibi asıl önemli olan içerik. Stiller’ın film içindeki filmde alay ettiği şey akıl geriliğinden yakınan insanlar değil, Oscar kazanmak amacıyla bu tür tuhaf ve gülünç rollere bürünen kafası karışık Hollywood yıldızları.

Benzer bir protesto filmde siyah bir adama dönüşen Kirk Lazarus karakteri için de oluştu. Beyazların suratlarını boyayıp kendilerini siyah göstererek o ırk ile dalga geçtikleri “blackface” adı verilen teknik, Amerikan tarihinde kara leke oluşturmuş bir rezalet (Bu konuda ilginç bir film görmek isterseniz Spike Lee’nin Bamboozled’ı tavsiye ederim). Fakat filmin Lazarus karakteri ile amaçladığı blackface utancını diriltmek değil. Amacı, kendileriyle hiç bir alakası olmayan karakterlere bürünüp kameralar çalışmazken bile karakter dışına çıkmayı reddeden medot oyuncularıyla dalga geçmek. Robert Downey Jr’un aşırı klişe siyah “aksanı” bile tek başına bilet parasına değer.



Göründüğü gibi Tropik Fırtına’nın asıl amacı, bin bir türlü şımarıklık, acayip istekler ve absürd davranış bozuklukları ile dolu Hollywood’a tekmeyi basmak. Bu açıdan Tropik Fırtına, baştan sona başarılı oluyor. Film başlamadan önce izlediğimiz klişe dolu sahte fragmanlardan itibaren sert ve utanmaz Hollywood eleştirisi tam gaz yola koyuluyor. Bu arada şimdiden uyarayım, bu sahte fragmanlar (Özellikle eşcinsel keşişler hakkındaki “film”) Tropik Fırtına’nın en komik bölümleri. Grindhouse ve Tropik Fırtına’nın ardından bence her filmin sahte fragmanlarla vizyona girmesi zorunlu kılınmalı.

Filmin kadrosu tek kelimeyle (veya iki kelimeyle) tam bir komedi madeni. Yazarlık ve yönetmenlik koltuğuna da oturan Ben Stiller, özellikle uyuşturucu gerillasına Simple Jack’i oynadığı sahnede muhteşem. Jack Black ve Steve Coogan, unutulmaz karakterlere imza atıyor. Ağır karizmanın yaratıcılarından Nick Nolte bile en komik sahnelerden bazılarına sahip. Fakat filmin asıl ağır topları siyah asker rolündeki Lazarus rolünde en azından Oscar’a aday olması gereken Robert Downey Jr ve Hollywood’un en aşağılık stüdyo başkanı rolünde burada adını vermek istemediğim bir mega film yıldızı.

Tropik Fırtına son yılların en başarılı satirik, politik yanlış komedilerinden biri. Filmden haz alıp almayacağınıza dair küçük ama önemli bir test: Yazının başında politik yanlışlığı açıkladığımda “Bunu anlamamak için geri zekalı olmak lazım” yazmıştım. O cümleyi okuduğunda suratınızda bir gülümseme oluştuysa film tam sizin için demektir. Fakat eğer kişisel olarak alındıysanız (ki haliyle amaç bu değil) uzak durun derim.

Kartal Göz

Kartal Göz - Eagle Eye (2008)
Y: D.J. Caruso O: Shia LaBeouf, Michelle Monaghan

Kartal Göz, aptalca başlayıp giderek aklı başına gelen, sonlara doğru bir kez daha aptallaştıktan sonra yılın en tembel ve moronik sonlarından birini seyirciye hediye eden bir teknolojik komplo gerilimi. Film, Tony Scott’un 98 yapımı Devlet Düşmanı’nın izinden giderek sözde güvenliğimiz için yaratılmış gözaltı teknolojilerinin ne kadar tehlikeli olabileceğini inceliyor. Devlet Düşmanı vizyona girdiğinden beri her köşeye yerleştirilen kameralar, internet ile kontrol edilen telefon ve elektrik altyapıları ile her adımımızı takip edebilen bu teknoloji hatırı sayılır gelişmeler gördü. Yine de kolaya kaçan konu çözümlerinde son on yıl içinde fazla bir teknolojik ilerleme olmamış gördüğümüz kadarıyla.

Asker ikiz kardeşinin zamansız ölümünün ardından eve dönen Jerry Shaw (Shia LeBeouf), odasında nereden geldiğini bilmediği bir sürü yasadışı kimyasal madde ve silahla karşılaşır. Jerry, cep telefonundan gelen esrarengiz bir kadın sesi tarafından FBI’ın kapısında olduğunu öğrenir. FBI tarafından tutuklanan Jerry, etrafındaki elektrik cihazları kontrol edebilen esrarengiz sesin binayı bir inşaat vinci (!) ile yıkması sayesinde kaçmayı başarır. Fakat sesin Jerry ve oğlunun hayatı tehlikede olan Rachel (Michelle Monaghan) için özel planları vardır.



Kartal Göz’ün ilk saati boyunca ne kadar eğlenebileceğiniz veya gerilebileceğiniz hikayenin mantık problemlerine ne kadar göz yumacağınıza bağlı. Şehirdeki bütün cihazları saniyesi saniyesine kontrol edebilen bir terörist şebekesinin imkansızlığı ilk bakışta bayağı göze çarpıyor. Her ne kadar bu şebekenin kim olduğunu öğrendikten sonra bu konudaki bazı sorularımız cevap bulsa bile etten kemikten insanların sistem tarafından kontrol edilemiyeceğini bildiğimiz için karakterlerin her adımda bir sürü hayati tehlikeyi milimetrik yakınlıkla atlatması göze batıyor. Planını gerçekleştirebilmesi için Jerry ve Rachel’ın sağ olması gerektiğini bilen esrarengiz ses, nedense ikiliyi bir tehlikeli çatışma ve takip sahnesinden diğerinin ortasına atıyor.

Her ne kadar esrarengiz ses hakkında öğrendiğimiz gerçek yapay zekanın insanlar üzerindeki potansiyel tehdidi hakkında tartışmalara konu olacak olsa da, Kartal Göz’ün asıl amacı bir bol araba kazalı kovalamacadan diğerine atlamak. Film bu bakımdan yapay zeka meselesinin insani boyutlarını inceleyen 2001’den çok benzer bir konu dönüşümünü bir sürü CGI robotun uzun kovalamaca sahneleri sonucunda parçalara ayrılmalarını gösteren Ben, Robot’a benziyor.

Kartal Göz’ünkü gibi bilim kurgusal bir konsepte sahip olan bir filmin yarattığı tartışma konularını yetişkin bir biçimde incelerken nefes kesici bir gerilim olmaması için bir sebep yok. Eğer film birbiri ardına durmaksızın bütün duyularımıza saldıran, milyonlarca doların harcandığını göze almamıza rağmen kolayca unutulan carpışma sahnelerinin arasında ele aldığı ilginç konsepti incelemek için biraz duraklasaydı daha aklı başında bir gerilim yaratılabilirdi.



Film, kırmızı ışıklı bilgisayarı ve bilgisayarın ağız hareketlerini kullanarak insanların planlarını çözmesi ile 2001’e yapılan bir sürü göndermelere sahip. Fakat ne yazık ki Kubrick’in şaheserinin teknoloji temasına getirdiği insan tartışmasını geride bırakıyor. Bu senenin Kara Şövalye’si gözlem teknolojisinin ahlaki problemlerini inceleyen bir alt konuya sahipti. Kara Şövalye’ye göre insanların her adımını gözlemleyebilen bir teknoloji ahlaki açıdan yanlış. Kartal Göz’e göre bu teknoloji hayatımızı tehlikeye sokmadığı sürece problemsiz.

Kartal Göz’ün ortalarına doğru filmin geri kalanından çok daha fazla haz aldığımı itiraf etmeliyim. Esrarengiz sesin kimliğini öğrendikten sonra tehlikenin küresel boyutu yüzeye çıkıyor ve o andan sonra küçük boylu gerilim/aksiyondan büyük boylu bilim kurguya adım adıyoruz. Sesin planlarının arkasındaki motivasyon gayet ilginç ve orjinal. Fakat stüdyo baskısı yüzünden son anda yazılmış hissi veren son, bizi ilk yarının ahmaklığına geri döndürüyor. Fazla detaya girmeden belirtebilirim ki filmin kaçınılmaz sonu ele alındığında daha apokaliptik bir son hikayeyi girdiği klişe bataklığından kurtarabilirdi. Sonuçta Kartal Göz 2001, Ben Robot ve Devlet Düşmanı’nı bir araya getiren ortalama bir gerilim. Beyninizi sinema salonunun gerisinde, çok çok gerisinde bırakabilirseniz eğlenceli bir iki saat sunabilir.