22 Ekim 2008 Çarşamba

Aşkın Peşinde

Aşkın Peşinde - Elegy (2008)
Y: Isabel Coixet O: Ben Kingsley, Penélope Cruz

Orta yaşlı üniversite profesörlerinin yirmili yaşlarını sürmekte olan kız öğrencileriyle yaşadıkları tutkulu gönül ilişkileri, hiç şüphesiz ki sinema camiası tarafından sık sık dile getiriliyor. Jerry Lewis’in başrolünde yer aldığı ilk “Nutty Professor”dan, Woody Allen imzalı “Husbands and Wives”a kadar farklı türden birçok filmde karşımıza çıkan bu tema, Isabel Coixet’in son filmi “Aşkın Peşinde”de de tekrarlanıyor. Uzaktan bakıldığında alışıldık konusu ve bilindik çatışmalarıyla oldukça sıradan bir film izlenimi uyandıran “Aşkın Peşinde,” Isabel Coixet’in öykü anlatma kabiliyeti sayesinde son derece özgün ve taze bir yapıma dönüşüyor.

Birçok sahnesinde, zaman kavramının elle tutulur varlığını hatırlatan “Aşkın Peşinde”nin yer yer Julian Schnabel’in “Kelebek ve Dalgıç” filmini andırdığını söyleyebiliriz. Aslına bakarsanız bu benzerlik o kadar da rastlantısal değil. Çünkü Isabel Coixet de filminde, tıpkı Schnabel gibi, bir kaybolan değerleri yeniden keşfetme hikayesi anlatıyor aslında. Coixet’in yaşlanmanın anlamını, bakmakla görmek arasındaki ince ayrımı ve yaşlı bir adamın gözünden gençliğin nasıl tanımlandığını oldukça etkileyici bir biçimde irdelediği film, özellikle kamera ve ışık kullanımıyla takdir topluyor.



Isabel Coixet, filmin açılış sahnesinden itibaren doğru kamera açısının doğru ışıkla yarattığı muhteşem kombinasyon sayesinde başrolde yer alan Ben Kingsley’nin tüm yüz ve boyun çizgilerini gözler önüne sermekte. Böylelikle, Kingsley tarafından canlandırılan David Kepesh karakterinin zaman kavramıyla, yaşlanma süreciyle ve gençlik hayranlığıyla ilgili tüm takıntılarını Kingsley’nin bedeninde yansıtmayı başaran Coixet, aynı tekniği Penélope Cruz üzerinde de uygulamakta.

Bu şekilde, David Kepesh’in fiziksel görünüşüne ve daha da önemlisi gençliğine tutkun olduğu Consuela Castillo, Coixet’in kamerasında tüm çizgileri filtrelenmiş, gerçekdışı bir güzellik olarak sunulmakta. Penélope Cruz’un eski moda saç kesimi, resmi kıyafetleri ve yüzüne Sophia Loren siması kazandıran makyajıyla canlandırdığı karakterin plastik duruşunu başarıyla sırtladığı filmde, Consuela Kepesh’in de sık sık dile getirdiği gibi bir ‘sanat eseri’ne dönüştürülmekte.

Diğer yandan, uzun bir süre boyunca zamanın üzerine etki etmediği bir karakter olarak sunulan Consuela’nın, filmin sonlarına doğru ‘bakılmaktan’ öte ‘görülen’ bir nesneye dönüşmesiyle Isabel Coixet’in anlatım tekniklerinin de bir anda değiştiğini özellikle belirtmek gerek. Penélope Cruz’un tüm yüz hatlarını, göz çizgilerini ve olağan ten rengini görünür kılan Coixet, böylelikle daha önce hiç karşılaşmadığımız bir Penélope Cruz’la tanışmamıza olanak tanıyor. Bu sunumla beraber, son derece duygusal ve etkileyici bir atmosfer yaratmayı başaran yönetmen, seyredenlerin kalplerini fethetmeyi başarıyor.

Diğer yandan, Isabel Coixet kendine has anlatım teknikleriyle karakterlerin içsel çatışmalarını ve değişken ruh hallerini başarıyla dile getiriyor olsa da Philip Roth’un “The Dying Animal” romanından beyazperdeye uyarlanan filmin senaryosunun, kimi noktalarda yetersiz kaldığını da üzülerek itiraf etmek gerek. Philip Roth imzalı David Kepesh serisinin sonuncu kitabı olan “The Dying Animal,” belli ki Kepesh karakteri üzerine üretilmiş hali hazırda var olan bir malzemenin üzerine kat çıkıyor.



Filmin gidişatının David Kepesh’in iç çatışmalarını derinleştiren ve karakterin bağlanma korkusunu anlamlandıran bu malzemeleri içermemesi ise büyük bir eksiklik hissi yaratıyor. Özellikle Kepesh’in oğlu Kenny ve yakın dostu George ile yaşadığı gelgitleri gözler önüne seren yan öykülerin gücünü azaltan bu durum, bir anlamda Kepesh karakterini de eksik ve yüzeysel bir simaya büründürüyor.

Belki de “Aşkın Peşinde”nin 58. Berlin Film Festivali’nde aday olduğu Altın Ayı’yı José Padilha’nın “Tropa de Elite” filmine kaptırmasının altında da bu eksiklik yatıyor. Isabel Coixet’in, başarılı performansı “Aşkın Peşinde”ye kendine has bir derinlik ve anlam katsa da filmin senaryosunda var olan aksaklıklar gidişatın sürükleyiciliğine belli bir oranda ket vuruyor. Ancak bütün bu aksaklıkları bir kenara bırakırsak, “Aşkın Peşinde,” oyuncu kadrosunda yer alan Ben Kingsley, Penélope Cruz, Dennis Hopper ve Patricia Clarkson gibi oyuncuların cesur performansları ve Isabel Coixet’in etkileyici yönetimiyle şekillenen oldukça başarılı bir film. Sadece Penélope Cruz ve Ben Kingsley arasında var olan çarpıcı uyum için dahi izlenmeye değer.

Tropik Fırtına

Tropik Fırtına - Tropic Thunder (2008)
Y: Ben Stiller O: Ben Stiller, Robert Downey Jr.

Politik Doğruluk (Political Correctness): Cinsiyet, ırk, kültür, sakatlık, yaş ve diğer kişilik özelliklerinin olabildiğince az gücenmesini amaçlayan dil, fikir, kural ve davranışlar.

Politik Yanlışlık (Political Incorrectness): Politik doğruluğun tersi (Bunu anlamamak için geri zekalı olmak lazım).

Amerikan kültüründe 90'lı yılların başında popülerleşen politik doğruluk terimi kadar sıklıkla kullanılan bir terim varsa, o da politik yanlışlıktır. Yukarıda bahsettiğim kategorilere hepimiz öyle ya da böyle sahibiz. Fakat o kategorilere yapılan herhangi bir şaka şu günlerde aynı sepete konulup aşağılayıcı olarak algılanıyor. Bazı yıldızların veya politikacıların bariz ırkçı, seksist veya homofobik saldırıları ön plana çıkmalı tabii ki, fakat konu komediye geldiğinde bu konuda bir sınır çekilmesi lazım bence.

Bu konuda hemen aklıma geçenlerde vefat eden efsanevi komedyen/filozof George Carlin’in bir şakası geliyor: “Her konu komik olabilir. Önemli olan içerik. Tecavüz bile komik olabilir. İşte kanıtı: Bugs Bunny’nin Mickey Mouse’a tecavüz ettiğini hayal edin.” Seinfeld’den Michael Richards’ın sahnede defalarca seyircisine zenci diyerek bağırması veya tutucu politik “yazar” Ann Coulter’ın geçen senenin demokrat başkan adayı John Edwards’dan bahsederken eşcinsellere karşı kullanılan aşağılayıcı bir küfür kullanması hoşgörüsüz, ayıplanması gereken hakaretler.



Fakat iş komediye geldiğinde giderek daha gri bir alana dalıyoruz. Son bir kaç yılda Borat’tan South Park’a bir sürü politik yanlış komedi ya çoğunluğu tutucu cumhuriyetçiliğe kaçan ahlak grupları, ya da spesifik gruplar tarafından protesto edildi, yasaklanması istendi. Bu aşırı hassasiyetten payını alan son ürün ise Ben Stiller’ın muazzam anti-Hollywood parodisi Tropik Fırtına.

Hikaye, Müfreze veya Kıyamet tarzı ağır bir Vietnam filmi çeken üç film yıldızı ve bir rapçi’nin etrafında dönüyor: Tugg Speedman (Ben Stiller), Hollywood tarafından ciddiye alınmaya çalışan bir aksiyon starıdır. Kirk Lazaruz (Robert Downey Jr), filmdeki siyah asker rolü için renk değişim ameliyatı olmuş bol Oscar’lı “saygıdeğer” beyaz bir aktördür. Jeff Portnoy, eroin bağımlısı bir komedyendir ve Alpa Chino (ismi hızlı okuyun), oyunculuğa adım atmaya uğraşan bir rapçidir.

Vietnam ormanlarında geçen çekim sırasında yıldızların şımarıklığından bıkan yönetmen Damien Cockburn (Adamım Steve Coogan), filmin uyarladığı kitabın yazarı Vietnam gazisi Four Leaf Tayback’in (Nick Nolte) nasihatiyle yıldızları ormanın ortasında bırakır. Amacı, ormanın etrafına yerleştirdiği kameralarla filmi sinema-verite tarzı çekmektir. Fakat ormanda saklanan uyuşturucu satıcıları yıldızları gerçek askerlerle karıştırınca pandemonyum başlar.

Tropik Fırtına üzerine düzenlenen protestoların büyük bir kısmı Tugg Speedman’ın Oscar kazanmak amacıyla Vietnam filminden önce “çektiği” film içinde film Simple Jack üzerine odaklanıyor. Simple Jack’te Stiller, Tugg Speedman aracılığıyla akıl geriliğinden yakınan bir çocuğu inanılmaz derecede basit ve aşağılayıcı bir oyunculukla canlandırıyor. Bu aşağılayıcı betimleme tabii ki akıl geriliğinden yakınan insanları koruyan bir sürü grup tarafından protesto edildi. Fakat daha önce bahsettiğim gibi asıl önemli olan içerik. Stiller’ın film içindeki filmde alay ettiği şey akıl geriliğinden yakınan insanlar değil, Oscar kazanmak amacıyla bu tür tuhaf ve gülünç rollere bürünen kafası karışık Hollywood yıldızları.

Benzer bir protesto filmde siyah bir adama dönüşen Kirk Lazarus karakteri için de oluştu. Beyazların suratlarını boyayıp kendilerini siyah göstererek o ırk ile dalga geçtikleri “blackface” adı verilen teknik, Amerikan tarihinde kara leke oluşturmuş bir rezalet (Bu konuda ilginç bir film görmek isterseniz Spike Lee’nin Bamboozled’ı tavsiye ederim). Fakat filmin Lazarus karakteri ile amaçladığı blackface utancını diriltmek değil. Amacı, kendileriyle hiç bir alakası olmayan karakterlere bürünüp kameralar çalışmazken bile karakter dışına çıkmayı reddeden medot oyuncularıyla dalga geçmek. Robert Downey Jr’un aşırı klişe siyah “aksanı” bile tek başına bilet parasına değer.



Göründüğü gibi Tropik Fırtına’nın asıl amacı, bin bir türlü şımarıklık, acayip istekler ve absürd davranış bozuklukları ile dolu Hollywood’a tekmeyi basmak. Bu açıdan Tropik Fırtına, baştan sona başarılı oluyor. Film başlamadan önce izlediğimiz klişe dolu sahte fragmanlardan itibaren sert ve utanmaz Hollywood eleştirisi tam gaz yola koyuluyor. Bu arada şimdiden uyarayım, bu sahte fragmanlar (Özellikle eşcinsel keşişler hakkındaki “film”) Tropik Fırtına’nın en komik bölümleri. Grindhouse ve Tropik Fırtına’nın ardından bence her filmin sahte fragmanlarla vizyona girmesi zorunlu kılınmalı.

Filmin kadrosu tek kelimeyle (veya iki kelimeyle) tam bir komedi madeni. Yazarlık ve yönetmenlik koltuğuna da oturan Ben Stiller, özellikle uyuşturucu gerillasına Simple Jack’i oynadığı sahnede muhteşem. Jack Black ve Steve Coogan, unutulmaz karakterlere imza atıyor. Ağır karizmanın yaratıcılarından Nick Nolte bile en komik sahnelerden bazılarına sahip. Fakat filmin asıl ağır topları siyah asker rolündeki Lazarus rolünde en azından Oscar’a aday olması gereken Robert Downey Jr ve Hollywood’un en aşağılık stüdyo başkanı rolünde burada adını vermek istemediğim bir mega film yıldızı.

Tropik Fırtına son yılların en başarılı satirik, politik yanlış komedilerinden biri. Filmden haz alıp almayacağınıza dair küçük ama önemli bir test: Yazının başında politik yanlışlığı açıkladığımda “Bunu anlamamak için geri zekalı olmak lazım” yazmıştım. O cümleyi okuduğunda suratınızda bir gülümseme oluştuysa film tam sizin için demektir. Fakat eğer kişisel olarak alındıysanız (ki haliyle amaç bu değil) uzak durun derim.

Kartal Göz

Kartal Göz - Eagle Eye (2008)
Y: D.J. Caruso O: Shia LaBeouf, Michelle Monaghan

Kartal Göz, aptalca başlayıp giderek aklı başına gelen, sonlara doğru bir kez daha aptallaştıktan sonra yılın en tembel ve moronik sonlarından birini seyirciye hediye eden bir teknolojik komplo gerilimi. Film, Tony Scott’un 98 yapımı Devlet Düşmanı’nın izinden giderek sözde güvenliğimiz için yaratılmış gözaltı teknolojilerinin ne kadar tehlikeli olabileceğini inceliyor. Devlet Düşmanı vizyona girdiğinden beri her köşeye yerleştirilen kameralar, internet ile kontrol edilen telefon ve elektrik altyapıları ile her adımımızı takip edebilen bu teknoloji hatırı sayılır gelişmeler gördü. Yine de kolaya kaçan konu çözümlerinde son on yıl içinde fazla bir teknolojik ilerleme olmamış gördüğümüz kadarıyla.

Asker ikiz kardeşinin zamansız ölümünün ardından eve dönen Jerry Shaw (Shia LeBeouf), odasında nereden geldiğini bilmediği bir sürü yasadışı kimyasal madde ve silahla karşılaşır. Jerry, cep telefonundan gelen esrarengiz bir kadın sesi tarafından FBI’ın kapısında olduğunu öğrenir. FBI tarafından tutuklanan Jerry, etrafındaki elektrik cihazları kontrol edebilen esrarengiz sesin binayı bir inşaat vinci (!) ile yıkması sayesinde kaçmayı başarır. Fakat sesin Jerry ve oğlunun hayatı tehlikede olan Rachel (Michelle Monaghan) için özel planları vardır.



Kartal Göz’ün ilk saati boyunca ne kadar eğlenebileceğiniz veya gerilebileceğiniz hikayenin mantık problemlerine ne kadar göz yumacağınıza bağlı. Şehirdeki bütün cihazları saniyesi saniyesine kontrol edebilen bir terörist şebekesinin imkansızlığı ilk bakışta bayağı göze çarpıyor. Her ne kadar bu şebekenin kim olduğunu öğrendikten sonra bu konudaki bazı sorularımız cevap bulsa bile etten kemikten insanların sistem tarafından kontrol edilemiyeceğini bildiğimiz için karakterlerin her adımda bir sürü hayati tehlikeyi milimetrik yakınlıkla atlatması göze batıyor. Planını gerçekleştirebilmesi için Jerry ve Rachel’ın sağ olması gerektiğini bilen esrarengiz ses, nedense ikiliyi bir tehlikeli çatışma ve takip sahnesinden diğerinin ortasına atıyor.

Her ne kadar esrarengiz ses hakkında öğrendiğimiz gerçek yapay zekanın insanlar üzerindeki potansiyel tehdidi hakkında tartışmalara konu olacak olsa da, Kartal Göz’ün asıl amacı bir bol araba kazalı kovalamacadan diğerine atlamak. Film bu bakımdan yapay zeka meselesinin insani boyutlarını inceleyen 2001’den çok benzer bir konu dönüşümünü bir sürü CGI robotun uzun kovalamaca sahneleri sonucunda parçalara ayrılmalarını gösteren Ben, Robot’a benziyor.

Kartal Göz’ünkü gibi bilim kurgusal bir konsepte sahip olan bir filmin yarattığı tartışma konularını yetişkin bir biçimde incelerken nefes kesici bir gerilim olmaması için bir sebep yok. Eğer film birbiri ardına durmaksızın bütün duyularımıza saldıran, milyonlarca doların harcandığını göze almamıza rağmen kolayca unutulan carpışma sahnelerinin arasında ele aldığı ilginç konsepti incelemek için biraz duraklasaydı daha aklı başında bir gerilim yaratılabilirdi.



Film, kırmızı ışıklı bilgisayarı ve bilgisayarın ağız hareketlerini kullanarak insanların planlarını çözmesi ile 2001’e yapılan bir sürü göndermelere sahip. Fakat ne yazık ki Kubrick’in şaheserinin teknoloji temasına getirdiği insan tartışmasını geride bırakıyor. Bu senenin Kara Şövalye’si gözlem teknolojisinin ahlaki problemlerini inceleyen bir alt konuya sahipti. Kara Şövalye’ye göre insanların her adımını gözlemleyebilen bir teknoloji ahlaki açıdan yanlış. Kartal Göz’e göre bu teknoloji hayatımızı tehlikeye sokmadığı sürece problemsiz.

Kartal Göz’ün ortalarına doğru filmin geri kalanından çok daha fazla haz aldığımı itiraf etmeliyim. Esrarengiz sesin kimliğini öğrendikten sonra tehlikenin küresel boyutu yüzeye çıkıyor ve o andan sonra küçük boylu gerilim/aksiyondan büyük boylu bilim kurguya adım adıyoruz. Sesin planlarının arkasındaki motivasyon gayet ilginç ve orjinal. Fakat stüdyo baskısı yüzünden son anda yazılmış hissi veren son, bizi ilk yarının ahmaklığına geri döndürüyor. Fazla detaya girmeden belirtebilirim ki filmin kaçınılmaz sonu ele alındığında daha apokaliptik bir son hikayeyi girdiği klişe bataklığından kurtarabilirdi. Sonuçta Kartal Göz 2001, Ben Robot ve Devlet Düşmanı’nı bir araya getiren ortalama bir gerilim. Beyninizi sinema salonunun gerisinde, çok çok gerisinde bırakabilirseniz eğlenceli bir iki saat sunabilir.

Sevimli Dinazor Tatilde

Sevimli Dinazor Tatilde - Urmel voll in Fahrt (2008)
Y: Reinhard Klooss O: Anke Engelke, Oliver Kalkofe

“Sevimli Dinozor Tatilde,” geçtiğimiz yıl gösterime giren “Sevimli Dinozor” filminin devamı niteliği taşıyor. Serinin ilk filminde yumurtasından yeni çıkan ve bulunduğu ortama uyum sağlamaya çalışan bebek Impy, bu filmde ufak çaplı bir ergenlik krizi yaşıyor. Yaratıcısı Doktor Habakuk Tibatong’un kendisine ‘pandadan’ bir kız kardeş yapmasıyla ada sakinlerinin ilgisinden mahrum kalan Impy, kimsenin kendisini sevmediğine inanıp, çareyi farklı yollardan ilgi çekmekte arıyor ve bir dünya starı olmak için kolları sıvıyor.

Impy’nin filmin öykü dünyasına yön veren bu çabasının, “Sevimli Dinozor Tatilde”nin nihai amacıyla birebir örtüştüğünü de söylemek mümkün. Zira serinin ilk çalışmasına kıyasla görsel anlamda bir adım ileriye taşınan “Sevimli Dinozor Tatilde”nin orta karar Amerikan animasyonlarıyla boy ölçüşebilecek konuma yerleştiğini iddia edebiliriz. Serinin bu ikinci filminde, yeni animasyon teknikleri kullanarak karakterlere hareket özgürlüğü tanıyan ve Titiwoo adası başta olmak üzere olayların geçtiği her mekanı bir kukla tiyatrosunun arka planı olmaktan çıkararak çok daha dinamik bir sahne düzeni kuran Reinhard Klooss ve Holger Tappe ikilisinin “Sevimli Dinozor”u izlenebilir hale getirdikleri açıkça görülüyor. Ancak filmin birçok açından hem Impy’i hem de kız kardeşi Babu’yu ısrarla Amerikanlaştırmaya çalışması serisinin bu ikinci filminin de tıpkı ilk filmde olduğu gibi kendine has, yerel bir çekicilik kazanmasını engelliyor.



“Sevimli Dinozor” serisinin ilk filminde Disney imzalı “Winnie the Pooh”nun popüler karakterleriyle birebir örtüşen Impy ve arkadaşlarının, bu ikinci filmde “Winnie the Pooh” ile aralarındaki bağı kopardıklarını söyleyebiliriz. Ancak bu sefer de espri tarzı ve çocuksu ana fikriyle “Buz Devri,” “Horton” ya da “Madagaskar” gibi popüler Amerikan animasyonlarına özendiğini hissettiren “Sevimli Dinozor Tatilde”nin özellikle çok bilinen Disney animasyonu “Alice Harikalar Diyarı”na göz kırptığını iddia etmek de mümkün. Diğer yandan, “Sevimli Dinozor Tatilde,” Amerikan animasyonlarına olan özentisinin bilincinde olan ve hikayesinin büyük bir bölümünü kendi özeleştirisine ayıran bir yapım. Anlaşıldığı üzere popüler Amerikan yapımlarının bir karması olduğunu söyleyebileceğimiz bu Alman yapımı animasyonun başkarakteri Impy’nin, Alman stereotipine uygun, disiplinli bir bakıcının hüküm sürdüğü Titiwoo adasındaki hayatını geride bırakıp, Universal Stüdyolarını anımsatan bir eğlence parkına seyahat etmesi boşuna değil.

Barnaby isimli kovboy şapkalı bir patronun hakimiyetini ilan ettiği bu eğlence parkının en ilgi çeken özelliği üzerinde Barnaby’nin Özgürlük Anıtı’yla birebir örtüşen kocaman bir heykelini barındırması. “Jurassic Park”ın elektronik dinozorlarının bir benzerine ve “Flipper”ı hatırlatan bir yunus topluluğuna ev sahipliği yapan bu eğlence parkının yıldızı olacağına inan Impy’nin yolculuğu ise bu haliyle ister istemez Almanya’dan Hollywood’a meşhur olmaya giden yerel bir aktörün macerasını anımsatıyor. Impy’nin bu hayalinin hüsranla sonuçlanması ve her şeyin sonucunda tüm yaşadıklarının kendisine ailesinin önemini ve hiçbir şeyin evinin yerini tutamayacağını öğretmesi ise film ekibinin kendi adlarına çıkardıkları bir ders olarak algılanıyor.



Öte yandan, filmin bu tip bir özeleştiriye başvurması oldukça anlamlı alt metin yaratsa da, bu durum “Sevimli Dinozor Tatilde”nin anlatım biçimini ve espri anlayışını isabetsiz bir şekilde Amerikanlaştırma çabasını örtbas etmiyor. Reinhard Klooss ve Holger Tappe ikilisi, Amerikan animasyonlarına özgü muziplikleri, bu tür numaralara kültürel açıdan hakim olmamalarına karşın “Sevimli Dinozor Tatilde”nin gidişatına yerleştiriyorlar. Özellikle “Madagaskar”da karşımıza çıkan müzikal bölümleri Impy ve arkadaşlarının üzerine giydirmeye çalışan, fiziksel komedinin ayarını kaçıran ve karakterleri ait olmadıkları bir kültürel çerçevenin içine sokan film, izleyenlerde bir ‘olmamışlık’ hissi uyandırıyor. Karakterlere bir türlü ısınamamamıza yol açan bu durum, bir şirinlik muskası olarak tasarlanan panda Babu’ya bile sempati duyamamamıza neden oluyor.

“Sevimli Dinozor Tatilde”nin bu haliyle ilkokul çağına gelmemiş küçük izleyicilerin ilgisini çekmesi olası gözükse de, daha büyük yaştaki izleyicilerin beğenisini kazanması pek de mümkün değil. Bu tür yapımlarda her şeyden önce muzip ve kurnaz bir mizah anlayışı arayan büyük izleyicilerin, Amerikan tarzı komedi anlayışını sahiplenmeye çalışan bu Alman yapımından zevk almaları neredeyse olanaksız. Bu nedenle “Sevimli Dinozor Tatilde,” izledikleri filmlerde sadece renkli ve masalsı bir dünya ile fiziksel komedinin tavan yaptığı abartılı bir gösteri arayan küçük izleyicileri memnun edebilir. Ancak “Sevimli Dinozor Tatilde”den “Buz Devri” ya da “Kung Fu Panda” tarzı bir eğlence beklemek boşuna.

Dehşet Treni

Dehşet Treni (2008) The Midnight Meat Train
Y: Ryuhei Kitamura O: Bradley Cooper, Leslie Bibb

Sinemaya ve bilgisayar oyunlarına uyarlanmış birçok eseri bulunan korku edebiyatı yazarı Clive Barker’ın hikayesinden uyarlanan Dehşet Treni; daha evvel Alive, Azumi, Versus gibi filmleri ile tanıdığımız Japon yönetmen Ryuhei Kitamura’nın Holywood’daki ilk projesi.

Japon sinemasında yenilikçi bir yönetmen olarak adlandırılan Kitamura, Barker’n hikayelerinde yarattığı dillere destan atmosferin hakkını vermek için epey uğraşmış, öncelikle bunu söylemek lazım. Zaten yönetmenin her şeyden evvel düşüneceği, boynunun borcu olarak göreceği durum bu olmalıydı. Gerçekten bu anlamda filmin hakkını vermek lazım...

Gerek kamera tekniğiyle, her ne kadar kan revan içinde bir filmde olsa renklerin seyircide albeni hissi yaratmasıyla ve görselliğin önemini vurgulayan yönetimiyle Dehşet Treni zevk veren bir film olmuş.



Korku sineması son dönemlerde birbirini tekrar eden, hatta bundan utanmayan filmlerle dolu... Beğendiğiniz bir film çıkıyor mesela… Üzerinden bir sene bile geçmiyor, o filmin bir benzeriyle karşılaşıyorsunuz. Bunu en son net bir şekilde “Ziyaretçiler” filmi ile yaşamıştım. Kendisinden neredeyse bir sene evvel gösterime giren Fransa mahsulü Onlar (Ils) filminden habersizmiş gibi, hemen hemen aynı ağacı taşlayan bir filmin yapılması bana ya bu sektörde kimsenin birbirinden haberi olmadığını ya da kimsenin orijinal olmak için özen gösterme çabasına girmediğini düşündürmüştü.

Dehşet Treni, böylesi umutsuz bir vaka haline gelen, kan revan dozunu yükselterek, afişlere iddialı laflar yazarak fütursuzca bir istismarın peşinde koşan filmlerin arasında kendine iyi bir yer edinecek. Genel anlamda korku sineması için orta halli bir film diyeceğimiz bu film, günümüz korku sineması için epey övgüye layık bir iş aslında.

Film “katil kim” sorusuyla bizi hiç bunaltmıyor ve daha işin başında bizi bu konuda aydınlatıyor. Son anlara dek cevaplanmayan başka sorular var filmde. Kaçınılmaz bir durum var ki, bu tür filmler çok iyi bir finale mahkumdurlar. Bu vazife yerine getirilemezse yüzüp yüzük kuyruğuna getirilen hikaye bir anda mahvolabilir. Dehşet Treni zaten iyi bir hikayeyle yola çıktığı için bu anlamda da bizi tatmin etmeyi başarıyor.

Zaten film Howard Phillips Lovercraft’ın yarattığı Cthulhu evrenine sağlam bir selam çakarak, tüm film boyunca seyrettiğimiz dünyanın gerçekliğinden bambaşka bir boyuta geçiyor. Bu, filmi tamamıyla eli yüzü düzgün bir hale getiriyor ve “kasabımız” yüzüp kuyruğuna kadar getirdiği işi layıkıyla bitirerek tulum çıkarıyor!

Film tüm bu güzel yanlarına rağmen, hiç ihtiyacı yokken kendisini zaman zaman bayağılaştıran ucuzluklara da başvurmuyor değil! Şiddet sahneleri aslında etkileyici gibi gözükse de derdini iyi anlatan bir film için gereğinden fazla olmuş. Fırlayan gözler, dağılan suratlar, kopan kellelerin yanı sıra illa ki araya sokulan bir seks sahnesi biraz dozu aşınca cereyan ettiği anları biraz basitleştirmiş.



Bir de Brooke Shields gereksizliği var ki sormayın. Rolünün büyük bir ağırlığı olmasa da, böylesine bir filmde popüler bir ismin kullanımı ticari bir hamle olsa da korku-gerilim filmlerinde tanınmış yüzlerin boy göstermesi çoğunlukla filmden alınan hazzı azaltıyor. Aslında burada genelleme yağmak yanlış olur, kişisel olarak belirtmeliyim ki, bu tür filmlerde popüler oyuncuların kullanımı hikayeyi ve filmi sindirirken hazımsızlık yaratıyor. O popüler kimlik filme dahil olmamı engelliyor. İsimsiz ya da az isim yapmış oyuncular bu tür filmlerin ruhuna daha uygun bence.

Bunun dışında, senaryoda birkaç önceden belli ve tahmin edilebilir durum söz konusu. Ama bu da aslında büyük bir handikap değil, zira final önceden tahmin ettiğiniz durumları önemsiz ayrıntılar haline getiriyor. Futbolculuk döneminde de kasap oyuncular kategorisine dahil olan Vinnie Jones’un kasap katil rolüne uyum sağlamasının kolay olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil!

Max Payne

Max Payne (2008)
Y: John Moore O: Mark Wahlberg, Mila Kunis

Popüler bilgisayar oyunlarından uyarlanan filmleri eleştirmek zor iş. Her geçen yıl daha da görmezden gelinmesi imkansız milyarları kazanan, PC'lerimizi (MAC'lerimizi de derdim ama kimi kandırıyoruz?) ve konsollarımızı meşgul eden oyunlar ile sinema dünyası apayrı iki yaratık. Sinemanın amacı ilgi çekici ve eğlendirici hikayesi, oyunculuğu ve teknik başarısı ile pasif konumdaki seyircinin iki saat boyunca dikkatini ayakta tutabilmek. Bilgisayar oyunlarının amacı ise ince ve iki boyutlu hikayesini uzun ve zor levellere geçiş yapabilmek için bahane olarak kullanıp oyuncusunu olabildiğince aktif bir konumda tutmak.

Oyun dünyasında cutscene denilen, iki leveli birbirine bağlayan kısa hikaye sahnelerinin kaçı oyuncuların aklında yer edinmiştir? Oyunseverler en beğendikleri oyunun hangi levelini hangi hareketle bitirdiklerini şefkatle anar, aynen sinemaseverlerin en sevdikleri filmlerin en bayıldıkları sahnelerini ezbere hatırladıkları gibi. Aktif olması gereken bir ortamı pasif alana taşıdığımızda bu aykırı deneyin neden en temel anlamıyla işe yaramadığını anlamak için fizik profesörü olmak gerekmiyor. İşin kısası: Pasif ≠ Aktif.



Bir sürü bilgisayar oyunundan uyarlanmış filmlerin en büyük iki problemi, klişe dolu ve sıkıcı cutsceneleri ESC tuşuyla geçemememiz ve en önemlisi gamepadi ele alıp karakterleri kontrol edemememiz. Yani beynimiz aktif bir deneyimin parçası olacağımızı beklemesine rağmen o anın hiç bir zaman gelmemesi ve bilgisayar oyunlarının tam tersine %90 cutscene izleyip %10 oyunun levellerinden alınma aksiyon sahnelerine maruz kalmamız.

Bu rahatsız edici durum özellikle oyunla haşır neşirsek daha da bariz. Doom filminin sonlarındaki uzun tekil şahıs kamera çekimi sırasında sinema koltuğumun etrafında bir gamepad bulamadığımda sinirlendiğimi hatırlıyorum. Yeni oyundan filme örneği Max Payne’in başlarında milimetre karesine kadar ilk oyunun karbon kopyası metro istasyonunu gördüğümde bir an Max’i kontrol edeceğime hazırlanmadım değil.

Orjinal Max Payne oyunlarının hikayesi bir çok diğer bilgisayar oyunu gibi gayet basit ve beklendik. Vahşi suçlular tarafından ailesi öldürülen polis Max Payne, o suçluları öldürmek için şehri yerle bir eder. Yani gayet alışılagelmiş bir intikam hikayesi var karşımızda. Tabii ki özellikle 2001’de çıkan ilk oyunu özel kılan hikayesi değil, muazzam grafikleri, o zamanda görülmemiş nişan tekniği ve Matrix’le popülerleşen bullet-time efektini oyun dünyasına taşıması idi.

Max Payne gibi kolay unutulur bir hikayenin sinemaya taşınması çok ta ilgi çekici bir fikir değil. Fakat bu oyunlar milyonlarca dolar para kazandıkça Hollywood’un bu para beygirinin sırtına körlemesine atlaması da pek şaşırtıcı değil. Lafın kısası oyunlar para kazandıkça oyundan filme uyarlamaların sonu gelmeyecek. Sinemaseverler olarak bu duruma ne kadar erken alışırsak o kadar iyi.

Peki bu durumda Max Payne gibi bir örnek nasıl eleştirilmeli? İlk opsiyon filmi oyundan ayrı tutup kendi ayaklarında eleştirmek, yani türünü göze almadan sadece hikaye, oyunculuk ve yönetim bakımından ele almak. Bu açıdan tabii ki filmin utanmaz klişeleri, abartı görsellikleri ve gülünesi detaylarıyla dalga geçmemek mümkün değil. Gladyatör’den alıntı ailevi cennet görüntüleri, kahramanımıza çok önemli bir bilgiyi tam verecekken öldürülen eski ortak. Fragmanlarda ilgi çekici görünsün diye hikayeye sıkıştırılan ölüm meleği halisünasyonları. Fakir olduğu izlenimi verilen getto polis istasyonunda reklam yapmak için yerleştirilen 3000 dolarlık MacBook Air.

Max Payne gibi bir oyun uyarlamasını eleştirirken bu ilk opsiyonu kullanmanın filmi eşit bir alanda ele almak ve çekirdek seyircisi için eleştirmek bakımından çok yararlı olmadığı kesin. Ayrıca ne zaman bu tür bir filmi mantık sınırları içinde eleştirip diğer daha başarılı aksiyon filmleriyle kıyaslasam, oyunun veya türün hayranları tarafından yollanan mesajlarda kaba ve elitist gibi hakaretlere maruz kalmaktan biraz sıkıldığımı da itiraf etmeliyim.

Peki diğer opsiyon nedir? Tabii ki filmi sadece orijinal oyuna kıyasla incelemek ve diğer sinema örnekleriyle karşılaştırmamak. Çünkü bilgisayar oyunu filmlerinin kendi doğası yüzünden hikaye ve senaryo bakımından bazı beklentileri karşılaması imkansız. Bu yaklaşımla yola çıktığımızda sorulacak sorular şunlar:



Film oyuna benziyor mu? Evet, yönetmen John Moore (Sinema tarihinin en gereksiz yeniden çekimlerinden The Omen), Max Payne’in karanlık çizgi roman görselliğini ve oyuna tipik film noir anlatımını koruyor. Marco Beltrami’nin müzikleri de oyunun ağır havasını aratmıyor. Çatışma sahneleri oyuna kıyasla nasıl? Fena değil. En az iki sahnede bullet-time efektini görüyoruz. Hatta çatışmalardan birinde oyunda bullet-time moduna girdiğimizde duyduğumuz kalp sesini duyuyoruz. Bu bakımdan en büyük problem neredeyse ilk saat boyunca hiç hatırda kalır bir çatışma sahnesi olmaması. Mekanlar oyunu hatırlatıyor mu? Evet, özellikle Max’in evi, metro istasyonu ve gökdelenin tepesindeki helikopter platformu oyunla birebir.

Sonuçta bu iki çatışan bakış açısı bir araya geldiğinde ortada ne kalıyor? Tekrar bir sürü şikayet mesajına maruz kalmadan en basitinden şu yorumda bulunabilirim: May Payne, oyunun hayranlarını tatmin edecektir. Oyunla alakası olmayan basit aksiyon hayranlarına az çok eğlenceli bir kaç saat sunabilir, o kadar. Bu arada, benim için Max Payne, yılın en kötü filmlerinden biri.

Ölüm Yarışı

Ölüm Yarışı - Death Race (2008)
Y: Paul W.S. Anderson O: Jason Statham, Joan Allen

David Carradine ve Sylvester Stallone’nin başrollerini paylaştığı 1975 yapımı Death Race 2000 adlı sinema filminin yeniden çevrimi olan Death Race, en gözde araçların birer savaş makinelerine çevrildiği, aksiyon severleri fazlasıyla memnun edecek sahneleriyle dikkati çeken bir film havasında.

Filmin başrol oyuncusu Jason Statham, uzun zamandır yüksek bütçeli aksiyon filmlerinin en gözde oyuncularından biri olmuş durumda. İngiliz oyuncunun rol aldığı filmler, deyim yerindeyse “Bir Jason Statham Filmi” tabirini kullanabilecek kadar kendisine bu kulvarda iddialı bir yer edindirdi.

Aksiyon filmleri dönemlerine damga vurmuş oyuncularla anılır. Chuck Norris, Van Damme, Michael Dudikoff gibi… Jason Statham da aksiyon sinemasında bu isimler gibi bir yer edinmeye başladı. Jason Statham’ın rol aldığı çoğu film gibi, bu da beklentileri karşılamakta zorlanmayan bir film olmuş. Ölüm Yarışı ne olduğunu, nasıl bir seyir vaad ettiğini açıkça belli eden bir film olduğu için, türün meraklıları tarafından muhakkak ilgiyle karşılanacaktır. Bu ilginin karşılığını gerektiği gibi veren film, yine de ikinci kez izleme isteği uyandırmayacak derecede –tabiri caizse- çerezlik de bir yapım.



Sinemanın sırtını dayadığı, oldukça akıllıca kullandığı birçok yan sanayinin olduğu malum. Edebiyat, zaten yıllardır gürüldeyen bir membağ gibi sinemanın tasını dolduruyor mesela. Son yıllarda teknolojinin koşar adım ilerlemesiyle bilgisayar oyunlarının da sinemaya kaynaklık ettiğini görmeye alıştık.

Death Race de bir bakıma bilgisayar oyunlarının sinemaya aktarılmasının tersi bir durum mevzu bahis. Sanki sinemayı bilgisayar oyununa adapte etmişler gibi... Film boyunca izleyici mütemadiyen bir video oyunu oynuyormuş hissini yaşıyor. Değişik aşamalarla dolu yarış, bilgisayar oyunlarını andırıyor. Araçlardaki silahların yol üzerindeki simgelerin üzerinden geçtikten sonra kullanılabilir olması gibi özellikler mevcut mesela.

Bir şeyi daha anladık bu film sayesinde. Yolu hapishaneden geçen bir filmin mutlaka olmazsa olmaz bazı durumları var. Hapishane müdürünün çok ama çok kötü bir insan olması, mahpusa düşen kahramanın hemen markaja alınarak kavgaya sürüklenmek zorunda bırakılması, özgürlüğüne karşı bazı ağır bedeller ödemesi gibi…




Bu aslında filmin tamamen aksiyon sahnelerine sırtını dayadığını, geri kalan her şeyin fazla önemsemeden klişelerle doldurulduğunun kanıtı… Elbette önemli olan aksiyon sahneleri, ama bunun dışında senaryoda önemsenmeyen noktalara da en az aksiyon sahneleri kadar önem verilse ortaya çıkan ürün daha iyi olurdu. Hele bazı klişeler var ki gerçekten acayip. Anlatsan spoiler olacak diyorsun kendi kendine… Öte yandan ‘anlatsan ne fark eder ki, zaten daha evvel onlarca hatta yüzlerce kez tekrar edilmiş klişe formüller’ diye de düşünüyor insan.

Kısaca “aksiyon sahnelerine özenilmiş, gerisi koyverilmiş” bir film Ölüm Yarışı. Film de zaten pür bir aksiyon filmi olduğundan belki diğer zayıflıkları görmezden gelinebilir. Bu tamamen seyirci beklentisine bağlı olarak değerlendirilebilecek bir durum. Amaç sürükleyicilik, hız ve biraz da eğlenceyse tamam… Ama en azından yalama olmuş bazı klişeleri, ilginçliği kalmamış senaryo formüllerini kullanmasalardı diye düşünüyor insan. Ayrıca sürpriz son takıntısının bazen ne kadar vahim sonuçlar doğurabildiğini de görebileceğiniz bir film Ölüm Yarışı.

Sevgi Fırtınası

Sevgi Fırtınası - Nights in Rodanthe (2008)
Y: George C. Wolfe O: Diane Lane, Richard Gere

Aşk ve Acı kavramlarını birbirinden ayrı düşünemeyen bir yazar Nicholas Sparks. Kevin Costner ile Robin Wright’ı buluşturan “Message In A Bottle”da, ya da son olarak “The Notebook”da tanık olduğumuz gibi, sanki bir cezaymış gibi aşkı her defasında acıyla buluşturan, okuyucusunu ağlatmak için numaraları olan bir isim. Onun romanlarından uyarlanan son film “Sevgi Fırtınası”. Yazarın 2002’de yayımlanan romanı yine aynı formüle dayanıyor. Bu nedenle yukarıda andığımız filmlerle birçok ortak noktası mevcut.

Çeşitli nedenlerle içlerinde birer “fırtına” besleyen iki yaşını başını almış insan, sahilde fırtınalara meydan okurcasına inşa edilmiş bir pansiyonda buluşuyor. Bu aynı zamanda, Diane Lane ile Richard Gere’in “Unfaithful”dan sonraki ilk buluşması. Geçen sefer işler yolunda gitmemişti ancak bu kez sadakatsizlik yok! Aksine, geçmişine-sahip olduğu değerlere fazlasıyla bağlı, inkar edemeyen, zaten bu yüzden sıkıntı yaşayan iki karakter. Yaklaşan gerçek fırtınaya birlikte karşı koymaya hazırlanırlarken içlerindeki fırtınanın da ortak yönlerini bulmaya çalışıyorlar.



Kadın, kendisini aldatan eşinden ayrılmış, çok sevdiği çocuklarını kırmamak için kızgınlığını yenip yeniden birlikte olma ihtimalini gözden geçiren biri, Adrienne. Adamsa, çok tecrübeli bir doktor olduğu halde 50 binde 1 ihtimalin gerçekleştiği bir ameliyatta, kadının tahtada kalmasına neden olduğu için vicdan muhasebesi yapan, Paul. Ölen kadının “aşk ve acı” dolu eşiyle yüzleşmek zorunda hissediyor.

Aşkın acısız olamayacağı, ya da bu dünyada mutluluk ararken arada mutsuz anlara da katlanılması gerektiğini söyleyen Nietzsche, bu filmi izlese ne düşünürdü acaba? “Ben bile bu kadar zorlama acılar çıkaramazdım” diyecekti herhalde. TV kökenli yönetmen George Wolfe, iki usta oyuncusunun (Bir de acılı eş rolünde kısa ama etkili Scott Glen’i ekleyebiliriz) kattığı değere gölge etmiyor belki, ama fazlasıyla senaryo etkisinde kaldığını hissettiriyor. Hiç olmadık zamanlarda ses bandındaki müziği köklüyor, iç mekan çekimlerde, yanlış mercek tercihinden midir bilinmez, gözleri bozacak şekilde hareketli bir kamerayı tercih ediyor.

Richard Gere’in, hani şu son araba reklamında olduğu gibi, “aşmış bitirmiş, sadelik arayan adam” tipiyle pek alakası olmayan Paul’deki performansı, yine çok başarılı. Ancak 16 yaş büyük olduğu halde Diane Lane ile neredeyse aynı yaşta görünmesi de ilginç. Bunda Lane’in doğal oyunculuğunu besler nitelikte makyaj-saç düşmanlığı etkili olmuş olabilir. “Untraceble”dan sonra Lane bir kez daha son derece sade. Ya oyunculuğu? Lane’in bu filmde ağladığı bir sahnede, bir zamanlar Merly Streep’de gördüğümüz, “burun akıntısı”nı bile umursamayacak kadar “gerçek” bir performans sergilediğini belirtmemiz gerek. Günümüzde Lane kadar, yakın çekimlerde kamera yokmuş gibi davranabilen drama oyuncusu çok az.



Hiç umut olmayan durumlarda bir umut ışığı yakan senaryosuyla bu film, çok sevdiğim “Cast Away”in Zen cümlesi “nefes almaya devam”ı benimsemiş görünüyor. Ama o kadar iyimser olmayın. Sparks’ın romanındaki bazı kritik tercihlerin filme yarardan çok zarar getirdiğini görebilirsiniz. Herşey romandaki gibi olmak zorunda değil belki. Ama ne yazar Sparks, ne de ona aşırı sadık kalan senaryo ekibi, hayat kadar bağışlayıcı değil. Yönetmen George Wolfe ise iki usta oyuncunun yanında fazlalıkmış gibi duran, ama onların iyi uyumuna gerekli yer açmayı da bilen, kör bir saatçi